Eğitimde Değişim ve Köy Enstitüleri’nin Önemi
Geçmişte bir öğretmenin rolü sadece bilgi aktarmakla sınırlı değildi; öğretmenler, öğrencilerin hayatlarında bir ışık kaynağı oluyorlardı. Türkiye’deki Köy Enstitüleri, bu anlayışın somut bir örneğini sunuyordu. Bu okullarda, öğrenciler tarım yaparken düşünebilmeyi, inşaat işlerinde sorumluluk almayı ve üretimin kıymetini bilerek büyüyorlardı. Öğretmen, köylere umut ışığı gibi geliyordu; yanlarında sadece kitap değil, adalet, vicdan ve cesaret taşıyorlardı. Zira o dönemlerde eğitim, hayata doğrudan dokunan bir süreç olarak kabul ediliyordu.
Ancak günümüzde durum çok farklı bir hal aldı. Ekran karşısında ders anlatan öğretmenlerin sesleri artık öğrencilerin ruhuna ulaşamıyor. Öğrenciler, EBA üzerinden girdiği derslerden sonra sınavlara hazırlanıyor, fakat ne toprağı tanıyor ne de düşünme becerilerini geliştirebiliyor. Her şey hazır, dijital ortamda sunulmuş durumda; ancak bu durum bir eksiklik barındırıyor. Günümüzde sınıflar, dört duvarın ötesinde sinyal gücüyle sınırlı bir bağlantı hâline geldi. Önceden göz göze eğitim alıyorduk, şimdi ekrandan birbirimize boş boş bakıyoruz.
Köy Enstitüleri, öğretmenleri sadece öğretmen değil, aynı zamanda yaşayan bir rol model hâline getirmişti. Fakat günümüzde öğretmenler, müfredat içine hapsolmuş, yetkileri kısıtlanmış ve sosyal medya üzerinden değerlendirilen figürler olmaktan öteye gidemiyorlar. Veliler not istiyor, yöneticiler sadece sayfa sayısını takip ediyor, eğitim sistemi ise yalnızca sınav sonuçlarını bekliyor. Bu kadar ağır bir yükün altında öğretmenin sesi neden göz ardı ediliyor?
EBA, Köy Enstitüleri’nin yerini almış olsa da, aradaki fark sadece teknoloji değil. Eğitimde kaybolan ruh, öğretmen ile öğrenci arasında oluşması gereken derin bağın yerini “bağlantı hatası” uyarılarına bıraktı. Bilgi miktarı artsa da, anlam derinliği azaldı. Erişim kolaylaştı, fakat etkileşim tamamen sıfırlandı. Şimdi kendimize sormalıyız: Gerçekten daha mı eğitimliyiz, yoksa sadece daha çok belge mi biriktiriyoruz? Enstitülerin hayalini yok etmek çok kolaydı; peki, bunun yerini doldurmak için gerçekten bir şey yapıldı mı?
Çocukların gözünde ışık sönüyor. Çünkü biz öğrenmeyi sadece bilgiden, eğitimi ise ekrandan ibaret olarak algıladık. Oysa köy enstitüleri bize şunu öğretmişti: Gerçek eğitim, öncelikle insan olma üzerine inşa edilmelidir. Bu insanî temel anlayışını kaybettik.
Mustafa Kemal Atatürk’ün bir sözü hâlâ zihnimizde yankılanıyor: “Eğitimdir ki bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da esaret ve sefalete terk eder.” Bu noktada hâlâ hangi yoldan yürüyerek ilerleyeceğimize karar veremediğimizi görüyoruz.